EGE VE AKDENİZ’DE YUNAN ÇIĞIRTKANLIĞI ve ATILABİLECEK KARŞI HAMLELER


Seçkin Muhammet Çakır

Seçkin Muhammet Çakır

Okunma 16 Eylül 2020, 13:32

Sevgili okuyucularım..

Ege ve Akdeniz'de yaşanan gelişmeler Türkiye'nin aleyhine gelişmekte, şartlar ağırlaşmaktadır. Yunanistan; Paris Anlaşması, Lozan Anlaşması ve Montrö Boğazlar Sözleşmelerine aykırı olarak uluslararası hukuka aykırı fiili durumlar yaratmaktadır. Yunanistan'ın yarattığı fiili durumlar Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarına ve toprak bütünlüğüne aykırıdır.

Ege ve Akdeniz’de sürekli olarak konuşulan Yunanistan “talepleri” medyada ve devletin kurumlarında birer “sorun” olarak görülmekte ve “müzakere” konusu edilmektedir.

Türkiye, Yunanistan'ın taleplerini sorun olarak görüp müzakere konusu ederek, Yunanistan’ın meşru olmayan taleplerine hukuki bir zemin yaratmaktadır. Yunanistan 2004'ten bugüne kadar Midilli ve Rodos başta olmak üzere Türkiye'nin kıyı şeridinde olan Meis, Sakız, İstanköy adalarına tabur ve alay seviyesinde farklı büyüklüklerde askeri personel yerleştirmiştir. Midilli ve Rodos Yunanistan'a aittir ancak anlaşmalara göre buraların da militarized (askerî personel ve silahlardan arındırılmış alan) edilmiş olması gerekiyordu. Bunlarla beraber uluslar arası anlaşmalarda aidiyeti tartışmalı olarak görülen ancak geçmişte Osmanlı mülkü olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Osmanlı’nın mirasçısı olması sebebiyle Türkiye'ye ait olan adalara Yunanistan asker ve mühimmat yığarak fiilen işgal etmiştir.

Meis ve Karaada bu adaların son örneğidir. Bunlarla beraber Yunanistan 1947 yılında yine uluslararası hukuka aykırı olarak Ege Denizi’nde 3 mil olan kıta sahanlığını 6 mile çıkarmış, bu ay içerisinde aldığı kararla da 6 mil olarak gördüğü kıta sahanlığını 12 mile çıkarmıştır. Yunanistan kıta sahanlığında yaptığı bu yasama ile birlikte Ege denizinin%70’inehakim olmuş ve Ege denizinin bir Yunan gölü olma hususunda rüyalara kapılmıştır.

Yunanistan'ın bu yayılmacı politikalarına karşı Türkiye’nin savunmacı politikalar izlemesi Yunanlıların iştahını kabartmaktadır. Ege’de kıta sahanlığı ve adalar konusunda müzakere yapmak Yunanistan'ı cesaretlendirmektedir. Türkiye diplomatik ve uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını sonuna kadar kullanmalı ve fiili adımlar atmalıdır. Medyada sürekli haklı olarak dile getirilen coğrafyadan kaynaklanan haklarımız Birleşmiş Milletler ve buna bağlı kurumlarda yüksek perdeden dile getirilmelidir. Söz konusu fiili duruma uğramış adalarımız hukukun bize verdiği haklar çerçevesinde ambargo altına alınmalı, aidiyeti tartışmalı olarak görülen ve bize ait olan diğer adalar mütekabiliyet(karşılıklılık) esasına göre isimlendirilmelidir. Çok enteresan bir şekilde Meis ve Karaada gibi Türkiye’ye2 kilometre kadar yakın olan adalara Türklerin girişine izin verilmiyorken, bu adalarda yaşayan Rumlar Antalya’ya, Marmaris’e gelip alışveriş ve tatil yapabilmektedir. Bu kabul edilemez bir durumdur ve derhal gereken adımlar atılmalıdır.

Yunanistan ve Rum kesiminin turizmden sonraki en büyük ekonomik gelir kaynağı gemicilik faaliyetleridir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye'ye savaş ya da savaşa yakın durumlarda boğazları Yunan ve Rum savaş ve ticaret gemilerine kapatma hakkı vermiştir. Türkiye bu maddeyi işleterek Yunan ve Rumların ticaret gemilerinin Karadeniz’e geçmesini önleme hakkına sahiptir. Türkiye’nin bu kozu Rumların zaten zorda olan ekonomisine karşı atılabilecek çok ciddi bir tehdittir.

Türkiye, Yunanistan’ın komşuları olan Arnavutluk, Bulgaristan ve Kuzey Makedonya ile olan iyi ilişkilerinden faydalanarak, bu devletlerin Yunanistan ile olan sorunlarını derinleştirmelidir. Örneğin 2009 tarihinde Yunanistan, Arnavutluk ile MEB anlaşması imzalamıştı. Türkiye bu anlaşmanın uluslararası hukuka da aykırı olarak Arnavutluk aleyhine olduğunu Arnavutluk devletine çok iyi bir şekilde anlatarak anlaşmayı Arnavutluk’un iptal etmesini sağlamıştır. Bunun sonucunda hem Arnavutluk ile ilişkilerini güçlendirmiş, hem Yunan yayılmacılığının önüne geçmiş, hem de buradaki kriz sayesinde Yunanlıların bütün gücüyle Ege’ye odaklanmasının önüne geçmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti burada saydığım hususların dışında birçok yaptırım imkânına sahiptir.

2004'ten bu yana uğranılan fiili durumlara karşı Kardak’ta yürütülen strateji uygulanmalıdır. Yunanistan gücü ve hakları ile orantısız hareket etme cüretini sadece Batının ona verdiği destekten bulmamaktadır.

Türkiye bölgede çok daha aktif ve somut adımlar atarak haklarını koruma konusunda tavizsiz bir politika izlemelidir. Bölgede talep edici konumundaki Yunanlılara karşı savunmacı bir anlayışla değil, Yunanistan’ın bugüne kadar ihlal ettiği hukuksuzluklara karşı bir çizgi oluşturulmalıdır. Türkiye stratejik olarak haklarını koruma konusunda Libya ile yaptığı münhasır ekonomik bölge anlaşmasında hiçbir şekilde geri adım atmamalıdır. Bakım ve onarım gerekçesiyle limana çekilen Oruç Reis muhtemelen 24-25 Eylül tarihine kadar limanda bekleyecektir. Bilindiği üzere 24-25 Eylül tarihlerinde Avrupa Birliği Türkiye'ye ekonomik yaptırım uygulanması hususunda bir toplantı gerçekleştirecektir. Türkiye buradan çıkacak olan karar ne olursa olsun Mavi Vatan'da ki haklarından hiçbir şekilde taviz vermemelidir.

Türkiye ayrıca tüm münhasır ekonomik bölgesini Birleşmiş Milletlere bildirmeli ve bu vesileyle bölgedeki haklarını hukuki olarak da tescil ettirmelidir.

Son olarak ifade edilmeli ki, Yunanistan adalara asker ve silah yığarak aslında kendi ayağına sıkmaktadır. Çünkü Lozan Anlaşmasına göre bu adalara askeri yığınak yapmak anlaşmanın ihlalidir ve anlaşmayı ihlal eden taraf söz konusu ada üzerindeki haklarını yitirir.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.